Silahlı Güçle Yaptırım Uygulanamaz, Savaşla Hukuk Kurulamaz

Yeryüzü Avukatları Derneği tarafından ABD’nin Venezuela’ya Yönelik Saldırganlığı ve Devlet Başkanı Maduro’nun Kaçırılmasına İlişkin Kamuoyu Açıklaması

Amerika Birleşik Devletleri’nin Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne karşı giriştiği, Venezuela topraklarına yönelik geniş çaplı saldırılar ve Venezuela’nın görevdeki Devlet Başkanı’nın kaçırılması, nakledilmesi ve ABD gözetiminde itham edilmesiyle vuku bulan son askeri saldırısı, uluslararası hukukun açık ve ağır bir ihlalini teşkil etmektedir. Venezuela topraklarına ve halkına yöneltilen bu doğrudan şiddetin ötesinde, söz konusu hadise münferit değil sistemik bir bağlamda okunmalıdır. Olay, uluslararası hukukun tesisi, tatbiki ve icrasında varlığını sürdüren yapısal asimetrileri ve sömürgecilik bakiyesinin devamlılığını  ifşa etmektedir.

Mevzubahis saldırı, kademeli olarak artan cebrî eylem sürecinin zirve noktasıdır. Söz konusu süreç; ABD’nin Aralık ayında Venezuela petrol sevkiyatına yönelik fiili bir abluka ilan etmesini, gemilerin önlenerek bombalanmasını ve Karayipler’de olağandışı büyüklükte bir ABD deniz ve hava gücünün konuşlandırılmasını ihtiva etmektedir. ABD’nin uluslararası sularda uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla şüpheli görülen gemilere yönelik yürüterek başlayan süreç, tanınmış herhangi bir silahlı çatışma hukuku çerçevesinin dışında kalan ve uluslararası hukuk nezdinde hukuka aykırı kuvvet kullanımı ve yargısız infaz olarak geniş çapta eleştirilen eş zamanlı bombalama kampanyasıyla daha vahim bir hal almıştır. Hukuka aykırılık durumu, tek taraflı yaptırımların askeri vasıtalarla icra edilmeye çalışılmasıyla ağırlaştırılmıştır. Hangi terminoloji kullanılırsa kullanılsın, silahlı bir abluka, klasik bir savaş eylemidir. Bir bütün olarak ele alındığında bu tedbirler, Venezuela’nın siyasi bağımsızlığını ve ekonomik egemenliğini boyunduruk altına almayı hedefleyen bir uluslararası saldırı (aggression) örüntüsü oluşturmaktadır.

Uluslararası hukuk nazarından bakıldığında, ihlaller çok yönlü ve müteselsildir. Venezuela topraklarına karşı silahlı kuvvet kullanımı, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2. maddesinin 4. fıkrasını ve uluslararası teamül hukukunu açıkça ihlal etmektedir. Bu durum aynı zamanda, devletlerin egemen eşitliğini güvence altına alan Şart’ın 2. maddesinin 1. fıkrasını da ihlal etmektedir. Görevdeki bir devlet başkanının yabancı bir toprakta askeri yöntemlerle ülke dışına kaçırılması (extraterritorial abduction), egemen eşitlik ve toprak bütünlüğü ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Geniş çaplı bir bombalama kampanyası ve bir devlet başkanının ülke dışında zorla ele geçirilmesi, Madde 51 bağlamında öne sürülebilecek hiçbir makul meşru müdafaa iddiası hukuken savunulamaz. Benzer şekilde, uluslararası bir askeri harekata dayanak olarak iç anayasal yetkilerin, yürütme erkinin veya ulusal cezai yargı yetkisinin ileri sürülmesi de hukuken kabul edilemez. Uluslararası hukuk, iç ceza hukukunun yabancı bir ülke toprağında silahlı kuvvet yoluyla tek taraflı olarak icra edilmesine ya da ulusal yargı yetkisinin BM Şartı çerçevesine meydan okuyacak şekilde sınırlar ötesine zorla taşınmasına cevaz vermez.

Bu hukuki kopuş, Başkan Donald Trump’ın ABD’nin siyasi bir geçiş süreci ayarlanana kadar Venezuela’yı “yöneteceğini” alenen beyan etmesiyle sarih hale gelmiştir. Bu beyan, uluslararası hukukta herhangi bir sömürü olmaksızın yabancı bir idare ve kontrol iddiasında bulunmak demektir. Böylesi bir deklarasyon; vesayet yasağının açık bir ihlalini teşkil eder, BM Şartı’na aykırıdır ve egemenliğin halkların devredilemez bir hukuki hakkı olarak değil; şarta bağlı, askıya alınabilir ve emperyal yönetime tabi bir imtiyaz olarak görüldüğü sömürgeci mantığı gözler önüne sermektedir.

Hadiselerin tırmandığı nokta Latin Amerika’nın; dış tahakküm, borç zorlaması, rejim değişikliği ve askeri işgal tecrübeleriyle şekillenen uzun müdahalecilik tarihi içinde konumlandırılmalıdır. 1902 Venezuela ablukasından Roosevelt Klericaları’na (Roosevelt Corollary), Platt Değişikliği’nden 1989 Panama işgaline kadar; ‘düzen’, ‘güvenlik’ ve ‘kolluk faaliyeti’ söylemleri, emperyal imtiyazları defaatle maskelemiştir. Drago ve Calvo doktrinleriyle şekillenen ve bilahare Montevideo Sözleşmesi’nde aleni olarak ortaya çıkan Latin Amerika uluslararası hukuk geleneği; gambot diplomasisine, borçların kuvvet yoluyla tahsiline ve harici müdahalelere bir tepki olarak gelişmiştir. Venezuela’nın bugün hedef alınması, kazanımları tersine çevirme ve mücadelenin yanında hukuki gelişim yoluyla kendisini bir barış bölgesi olarak tanımlamaya başlamış bir coğrafyada, askeri zoru yeniden olağanlaştırma girişimine işaret etmektedir.

Yaşanan olaylar, sözde ‘kurallara dayalı uluslararası düzenin’ tabakalı gerçekliğini teyit etmektedir. Uluslararası düzen yeknesak işlememektedir; bilakis uzun süredir, bazı bölgelerin zorlayıcı kuvvet kullanımının meşru sahaları muamelesi gördüğü, diğerlerinin ise güç ve imtiyazla korunduğu eşitsiz bir şiddet coğrafyasına dayanmaktadır. Venezuela şu anda ilk kategoride konumlandırılmış görünmektedir.

Uyuşturucuyla mücadele, cezai kovuşturma, bölgesel güvenlik veyahut stratejik kaynaklara erişim dahil olmak üzere, beyan edilen veya edilmeyen hiçbir gerekçe dile getirilen ihlalleri haklı kılamaz. Uluslararası hukuk; ister açık askeri müdahaleyle, ister ekonomik yaptırım ve askeri sindirme yoluyla olsun, zorla rejim değişikliğine izin vermez; keza iç cezai yargı yetkisinin tek taraflı olarak dışsallaştırılmasına da müsaade etmez. Doğal kaynaklar üzerinde daimi egemenlik ilkesi, kaynak zengini bir devlete karşı yasallık kisvesi altında (siyasi otoriteyi de yeniden dizayn etmek üzere) zor kullanıldığında doğrudan ihlal edilmiş olur.

Özünde, ABD’nin tasvir edilen eylemleri, Nürnberg İlkeleri ve müteakip uluslararası normlar uyarınca  en ağır uluslararası suçlardan olan ve evrensel yargı yetkisine tabi bulunan saldırı (aggression) fiillerini oluşturmaktadır. Bir devletin başka bir devletin egemenliğine, toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı silahlı kuvvet kullanmayı planlaması, hazırlaması, başlatması veya icra etmesi olarak tanımlanan saldırı suçu, uluslararası hukuk kapsamında yasaklanmıştır ve suçun nerede işlendiğine bakılmaksızın evrensel olarak kovuşturulabilir.

Hukuki sonuçlar, doğrudan kuvvet kullanımının ötesine uzanmaktadır. Yabancı bir askeri gücün gözaltısı, tehdidi veya kontrolü altındayken kaçırılan bir devlet başkanı tarafından, Venezuela adına yürütülen veya rıza gösterildiği iddia edilen herhangi bir müzakere, anlaşma veya siyasi düzenleme hukuken batıldır ve yok hükmündedir. Cebir altında alınan rızanın geçerliliğinin bulunmadığı hukukun temel bir ilkesidir; bir devletin iradesi, baskı altında hareket eden bir temsilci aracılığıyla hukuka uygun şekilde beyan edilemeyeceği gibi, halkına da bu koşullar altında bağlayıcı yükümlülükler dayatılamaz.

WOLAS olarak, devlet sorumluluğu doğuran uluslararası hukuka aykırı fiil (internationally wrongful act) niteliğindeki; saldırı eylemi (act of aggression) mahiyetinde olup kuvvet kullanma yasağını baltalayan, bölgesel barışı tehlikeye atan ve uluslararası hukuku dair umutları aşındıran bu eylem silsilesini şiddetle kınıyoruz. Birleşmiş Milletleri, bölgesel örgütleri ve dünya genelindeki hukukçuları; kolluk faaliyeti/hukuki tenfiz kılıfına sokulmuş saldırganlığın normalleştirilmesine yönelik direnişe çağırıyoruz. Şayet BM Şartı sistemi hukuki anlamını koruyacaksa, seçici bir şekilde uygulanamaz. Bugün adaleti ve uluslararası hukuku savunmak, yalnızca münferit ihlallerle değil, aynı zamanda bu tür saldırganlığı düşünülebilir, tekrarlanabilir ve tahammül edilebilir kılan sömürgeci yapılarla da yüzleşmeyi gerektirmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, Venezuela Hükümeti’ne karşı gerçekleştirdiği saldırgan eylemler nedeniyle uluslararası hukuka riayet etmeli ve bu fiillerden doğan zararlar için gerekli tazminatı temin etmeli; en önemlisi de, yürürlükteki uluslararası düzenin temel ilkeleri uyarınca Venezuela Devlet Başkanı’nı derhâl serbest bırakmalıdır.